TAŞER VE BÜYÜK TÜRKİYE PDF Yazdır e-Posta
Makaleler
Can Bayram tarafından yazıldı   
Pazar, 13 Haziran 2010 21:11

 

 

  Bu bir nesildir sürekli, gözü pek çatal yürekli

Zor günler için gerekli, tuğ gibi Taşer Ağam gitti 

 

İnsan vardır; ömrünü geçici dünya işleriyle zayi etmiştir. İnsan vardır; hayatının insanlığa adamıştır. İnsan vardır; ölünce arkasında bir yavan ot bile bırakmamıştır. İnsan vardır; ardında bir alemin kapısını insanlığa açarak gitmiştir. Yine insan vardır; nefsi her zaman aklının önüne geçmiş, ihtiraslarını putlaştırmıştır. Yine insan vardır; Dündar Taşer gibi; ömrünü insanlığın hizmetine sunmuş, “fena fi devle ve fena fi mille” olmuştur. Yani devletinin geleceği ve milletinin mutluluğu için şahsi hayatını elinin tersiyle itmiştir. Günümüzde “Devletin malı deniz yemeyen ...” zihniyetiyle hareket eden bir çok insan var iken o, ailesinden kalan büyük bir miktar toprağı organize sanayii bölgesi olsun diye devletine verecek kadar devletine ve milletine aşık bir insan. Dündar Taşer, Türk fikir hayatında eşine ender rastlanan bir siyaset, fikir ve aksiyon insanıydı. Aksiyon insanıydı çünkü o yetiştirdiği gençliğe bir hareket, dinamizm ve ideal getirmiştir.

Büyük fikir adamlarımızdan rahmetli Erol Güngör, Türkmen Ağası Dündar Taşer için; “Fazileti kıskanan biri olsaydım, bu adamdan nefret etmem için her türlü sebep mevcuttu. İyi niyetim kusurlarıma galebe çaldı ve ben onu bir insana duyulabilecek sevginin de ötesinde bir ihtirasla sevdim. Hayatta olduğu sürece ona olan yakınlığımı şiddetli bir dostluk gibi görüyorum; şimdide bu dostluğun hatırası bana sonsuz bir gurur veriyor” demektedir. Necip Fazıl Kısakürek’in “Hayret askerden böyle bir adam çıksın” dediği Rahmetli Taşer’i ve onun büyük Türkiye’sini yakından tanıyalım. Kimdir Dündar Taşer? Onu diğerlerinden farklı kılan şey neydi? Kanaatimizce önce onun doğumundan başlamamız yerinde olacaktır.

Dündar Taşer, 1925 yılında Gaziantep'te doğdu. Babası Kamil Bey Barlas ve Taşer ailelerine, annesi Aliye Hanım ise; Barlas ve Cenani ailelerine mensuptur. 4 yaşında okuma yazma öğrenen Taşer’e annesi, o zamanlar 12 ciltlik ansiklopediyi okutmuştur.

İlkokulu Dayı Ahmet Ağa mektebinde okuyan Taşer için öğretmeni "Benim hiç böyle bir talebem olmadı" diyerek Dündar Taşer’deki farklılığı anlamakta hiç gecikmemiştir. 

Orta tahsilini Gaziantep Lisesi‘nde sürdürdü. Okurken neredeyse hiç kitap almayan Taşer, Pantolonun arka cebine koyduğu bir tek küçük sarı defterle okulu bitirmiştir. Oradan  sonra da asker olmak için Kuleli Askeri Lisesi kaydolmuş Tank sınıfından teğmen olarak mezun olunca Türk ordusu saflarına katılmıştır. Oradan da Harbiye'ye devam ederek Kurbay Binbaşılığa kadar yükselmiştir. Dündar Taşer, 26 yaşındayken yani 1951 yılında aynı zamanda teyzesinin kızı olan Asuman Hanımla evlendi.

Asuman Hanım, eşi Dündar Taşer’in kurmay olmak için girdiği sınavla ilgili hem güldüren hem de düşündüren bir anısını şöyle anlatmaktadır: “Kurmay olmak için sınavlara hazırlanıyordu. İlk defa ders çalıştığını gördüm. Çok okurdu ama ders çalışmak farklı. Sınava girdi. Kazanacağından hem de soruları hiç eksiksiz yaptığından emindi. Sınav sonuç kağıdı geldi. Kağıtta: “Bütün soruları yapan bir kişi ilk defa gördük. Bu sebeple sınavınızı geçerli saymıyoruz" yazıyordu. Çalışkanlığının gadrine uğramıştı. Kırgındı fakat birkaç yıl sonra sınava tekrar girmek istedi. Hadi gir ne olur dedim. Bir soruyu yapmam dedi. Sınavı kazandı. Okula devam etti.”

1944 Türkçülük-Turancılık davasının olduğu dönemde o da soruşturmaya tabi tutulmuş ve umumi mânada siyasi hayata ilk adımı atmıştır diyebiliriz.

Dündar Taşer, Kurmay Binbaşı rütbesiyle 5. Zırhlı Tugay 1. Tank Taburu 2. Bölük Komutanı iken 1960 yılı 27 Mayısta yapılan ihtilale katılmış ve 38 kişilik milli birlik komitesinde yer almıştır. İhtilalden bir süre sonra milli birlik komitesinde fikri ayrılıklar baş göstermiş ve Taşer 14 arkadaşıyla birlikte sürgüne yollanmıştır. Asuman Hanım, komitede ayrılık çıkması üzerine 14’ler diye anılan askerlerin kurşuna dizilmek üzere götürüldüğünü fakat İsmet İnönü’nün; "onları öldürmeyin, ölüleri bizim için daha kötü” demesine üzerine sürgüne yollanmalarına karar verildiğini söylemektedir.

Taşer'in kısmetine Fas’a çıktı. Asuman Taşer, Rahmetli Taşer’e yurt dışındayken çok büyük tekliflerin olduğunu söyleyerek yapılan ilginç tekliflerden örnekler veriyor: Meselâ Kongo Devleti, kurulacak teşkilatı yok, asken yok, haber yolladılar. Gelin bizi teşkilatlandırın. İhtilâl yapmış asker, onların gözünde çok büyük. Katolik kilisesinden bile teklif geldi. Çok büyük teklifler oldu. Biz bütün teklifleri reddettik.”

Her fırsatta Türkiye’ye geri dönmek isteyen Taşer, sonunda İnönü ile görüşerek bu isteğini bildirince İnönü; "Haritayı açın, nereyi beğeniyorsanız Büyükelçi olarak gidin yalnız ülkeye dönmeyin" diyince çaresiz kabul etti. Selim Sarper, (Maliye Bakanı), haber göndererek; "evlatlarım merak etmeyin nasılsa döneceksiniz." derken Talat Aydemir, ise; "gelirseniz öldürürüm” diyerek tehdit ediyordu. Dündar Taşer, İsviçre’nin Zürih şehrine giderek orada sürgün yıllarını doldurdu.

 

1963’te yurda dönen Taşer, mecburi emekli edildi. 1965 yılında CKMP'de siyasete atılan Taşer, 30-31 Temmuz 1965 tarihlerinde yapılan kurultayda partinin GİK üyeliğine seçildi. 1967 Kurultayı'ndan sonra da Genelbaşkan Yardımcılığı görevine getirildi. Taşer 1965'de Gaziantep'den milletvekili adayı, 2 Haziran 1968 seçimlerinde senatör adayı, 1969 Genel Seçimleri'nde ise İstanbul'dan milletvekili adayı oldu. İstanbul'daki seçimi çok az bir farkla kaybetti. 1969 senesinde CKMP’nin adı Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirildi.

Dündar Taşer, bir gün yazı yazdığı Devlet Gazetesinin İdare yerine gider. Fakat gazetenin o gün için kapalı olduğunu görünce geri döner. O sıra da gazetenin yanındaki bakkala ekmek bırakmak için gelen ekmek kamyonu geri geri manevra yapmaktadır. Taşer, kamyonun arkasından üzerine doğru geldiğini fark edemez. Ve kamyon Türkmen Ağası Dündar Taşer’e çarparak, ağır yaralanmasına sebep olur. Hemen Numune Hastahane'sine kaldırılan Taşer, bütün çabalara rağmen kurtarılamayarak fani hayata gözlerini kapatır. Tarih, 13 Haziran 1972’yi, saatler ise 20:30’u göstermektedir. Türkiye değerli bir fikir ve siyaset adamını daha kaybetmiştir.

Vefatından iki gün sonra Ankara Hacı Bayram Camii’nde Türkiye’nin seçkin aydın ve siyasetçileriyle birlikte sevenleri Taşer’e son görevlerini yerine getirmek için toplanmıştı. Camiyi dolduran onbinler, tarifsiz bir üzüntü içerisindedir. Marmara Kıraathanesi’ndeki aziz refiki Ziya Nur Aksun; cenaze namazına iştirak etmek için bütün sevenleriyle birlikte cami havlusundadır. Büyük tarihçi Ziya Nur’un dudaklarından şu sözler dökülmektedir.: “Benim, Ankara’da birçok yakınlarım, bir çok akrabam vefat etti. Hiçbirinin cenaze namazına gelmedim; ama Dündar Bey başka” Gümrük ve Tekel eski Bakanı şehit Gün Sazak ise Taşer’in vefatı üzerine şu çok mânidar sözleri söylemiştir:Ben büyük milletimin kaderine yanarım, ona hizmet vadeden ender yetişmiş bir evladını kaybetmiştir.” Büyük Taşer, kılınan öğle namazının arından askerî merasimle ebedi istirahatgâhına tevdi edilmiştir. Şimdi artık o, büyük adamların engin gönüllerinde yatmaktadır.

 

 

‘SEMİNERİ 8 KİŞİYE VERDİM’

Büyük dava adamı Dündar Taşer, gençlerin yetişmesine büyük önem verir ve bundan dolayı da gençlerle sık sık bir araya gelirdi. Taşer Gençliğe üç temel esası öğretmek istemiştir: İslam ahlâk ve fazileti, Türklük ve tarih şuuru ve İla'y-ı Kelimetullah için Nizam-ı Alem. Türkmen Ağası Dündar Taşer’in hayatını ve fikirlerini bu esaslar üzerine kurmuştur.

Zaman zaman gençlere seminerler veren Taşer’in bir anısını Asuman Taşer şöyle anlatıyor: “Parti kurulunca "Dündar Bey, ne yapıyorsun?" dedim. "Seminer veriyorum" dedi. Yeni kuruldu. Kime dedim. Ses çıkarmadı. Bir gün Muhittin Çolak'la geldiler. Çok mutluydu. Ne oldu? dedim. Semineri 8 kişiye verdim dedi. Aradan uzun zaman geçti. Niye seminer vermiyorsun? dedim. Kime vereyim. Bir çığ gibi büyüdük. Şimdi önce benim seminer verdiklerim seminer veriyorlar dedi.”  Davasının haklılığını inanan Taşer, burada idealizmin güzel bir örneğini vermektedir. Yine Asuman Taşer  Dündar Bey’in davasına verdiği ehemmiyeti şöyle anlatmaktadır: “Gençlerin yetişmesi için çok uğraştı. Partiden telefon ederdi. ‘Asuman valizimi hazırla, İzmir'e gidiyorum.’ Ben İzmir'e telefon ederim. Başka yere geçmiş. Gençler ağabey haydi şuraya da gidelim diye ısrar edince hiç kırmazdı. Çok enerjik idi. İki üç gün uyumadan çalıştığını bilirim. Yorulmak bilmezdi.” Bir ömrü, durup dinlenmeden geçirdi. Ona göre bekleyecek vaktimiz yoktu. Nasılsa bir gün insan dinlenecekti... Tehditlere aldırmadan yürüyordu, yayından çıkmış bir ok gibi hedefine varıyordu. 

 

EDEBİYAT – MÜZİK TUTKUNLUĞU

Şeyh Galip'i çok seven Taşer, Ölene kadar yatağında Şeyh Galip’i okumuştur. Onu tanıyanlar, Fuzûli’nin şiirlerini, divan şiirlerini ve koskoca Mesnevi’yi ezbere söyleyecek kadar derin bir hafızaya sahip olduğunu söylerler. Evde olduğu zamanlar pikaba klasik müzik koyan Dündar Bey, III. Selim, Dede Efendi, Itri'nin eserleri zevkle dinlenirdi. Klasik Türk Müziği parçalarının da çoğunun güfte ve besteleriyle bilirdi. Mehmed Akif Ersoy, için “Noktasından virgülüne, hayat kavgasının her nefesine kadar davamızı yaşayan insandı o” diyen Taşer, gençlere sık sık Safâhât’ı okumalarını tembihlerdi. Akif’in ve Yahya Kemal’in mısralarını zevkle okuyan Dündar Taşer; Mehmed Akif Ersoy’un;  

“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,

Günler geç bu heyûlayı de silecektir.

Rahmetle yaşadım kim beni nerden bilecektir.” 

 

Beyitini okurken son derece duygulanırdı.

 

YAZI HAYATINA BAŞLAMASI

Dündar Taşer’in Nisan 1969’da çıkmayan başlayan Devlet gazetesinde yayınlanan aktüel fıkraları ve Büyük tarihçi muhterem Ziya Nur Bey’in İrfan Yayınevi’nden çıkan “Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi” isimli muhteşem eseri olmasa elimizde onunla ilgili ciddi bir doküman bulunmayacaktı.

Dündar Taşer’in yazıları son derece akıcıdır. Boğazdan geçen su gibi gözden gönüle akıyordu. Okuyucu gereksiz ayrıntılarla sıkmıyor, herkesin anlayabileceği misaller vererek meseleyi daha iyi anlamasına yardımcı oluyordu. Taşer, bugünkü kimi yazarlar gibi fikri hasımlarına iftiralar düzmüyor, ilmi bir üslupla onların yanılgılarını anlatıyordu. Taşer, kendini çok iyi yetiştirmiş bir aydındı. Her akılına geleni yazmazdı. Önce düşünür, muhakeme eder ve yazılması gerektiğine inanıyorsa yazardı. Dündar Taşer’in yazı hayatına başlaması bir hayli ilginçtir. Değerli aksiyon ve fikir adamlarımızdan Osman Yüksel Serdengeçti onun yazı hayatına başlamasını şöyle anlatmaktadır:

Bir gün ona “Yazı yazsana...” dedim.

- Nasıl yazarım, alışkın değilim

- Yazmaz gibi yaz. Konuşur gibi...  İşte böyle..  Kısa, canlı. Nefes alır-verir gibi. Sıcak, kısa ve askerce... Emriyevmî gibi dedim ve ilave ettim:- Türkçe’nin kuvveti kadar zaafı da var: “rek”, “rak”, “ile”, “dır” mümkün mertebe bunlardan kaçınacaksın. Hele uzun cümle... Türk’ün beklemeye tahammülü yok. Kısa, kati... canlı, sivri buluşlar olacak... gevelemek yok...

- Çok güzel, bir deniyeyim.

 

AYASOFYA’YI İBADETE AÇACAKTIK

Hikmet Tanyu  ile Dündar Taşer bir gün kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Tanyu Taşer’e Ayasofya’nın tekrar cami olmasının faydalarından bahsediyordu:

-         Millî ve dini bir sembol olan Ayasofya’nın İslam ibadetine açılışı ile, hem Türkiye’de millî ve manevi emeli şahlandıracak, ruhlara yeni bir vecd ve heyecan verecek, hem de bütün İslam memleketlerinde çok olumlu tesirleri görülecektir.

Tanyu’yu dinlerken çok duygulanan Taşer, Tanyu sözünü bitirince:

-         Eğer bir hafta daha Millî Birlik Komitesinde kalsaydık, bu iş halledilecekti. Hem de gerekçeye gerek kalmayacaktı. Kararname şöyle olacaktı: Ayasofya camii ibadete açılmıştır. 

 

      DÜNDAR TAŞER VE ZİYA NUR

Ziya Nur, Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi isimli kitabının giriş bölümüne “Milletimizin son asırda yetiştirebildiği en büyük fikir, hareket ve dava adamlarından birini, belki de en mühimini kaybetti” diyerek başlıyor.

Taşer, hayattayken bir çok ilim, fikir ve sanat adamının uğrak mekanı olan Marmara Kıraathanesinde gelince bütün sevenleri hemen yanıbaşına toplanırdı. Herkesten farklı dinleyen ve ona yakın olan biri vardı ki o da Ziya Nur idi. Taşer’in sohbetinden istifade etmek için Ziya Nur ve şoför Kamil onun hemen yanıbaşına otururlardı. Ziya Nur, Taşer kadar kimse ile sohbet etmezdi. Zaten; Dündar Taşer, Erol Güngör ve Ziya Nur bir araya geldiler mi sohbet iyice koyulaşır, dinleyenlerin sayısı yavaş yavaş artardı. Bazen de Taşer ile Nur bir köşeye çekilirler, hasbihal ederlerdi. Sanki ikisi birbirini yıllarca arayıp, sonunda kavuşan iki sevgili gibi gönül pınarlarını birbirine açarlardı. Onları görenler sohbete dahil olabilmek için yanlarına yaklaşırlardı. Taşer’e yalnızca Marmaratörlerin geldiği Marmara Kıraathanesi değil Küllük kıraathanesi ile Ankara’daki Bulvar Palas’ın salonları, rahle-i tedrisi olmuştur.

 

HERKES GİBİ KONUŞMAZDI

1974 yılında değerli fikir adamımız Ziya Nur Aksun’un Z. N. rumuzu ile ele aldığı Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi adlı eserinde Türkmen Ağası Dündar Taşer’in fikir dünyasını bize bütün ihtişamıyla aktarmıştır. Kitap hâla gençlerin başucu kitabı olarak tazeliğini korumaktadır.

Cemil Meriç’in “Coşkun bir zekaydı. Fetihten fethe koşan akıncı bir zekâ. Bu yiğit mücahidin de Koçi Bey, Sarı Mehmet Paşa ve Cevdet Paşa gibi tek kaygusu var: ‘Devlet-i ebed müddet’in ‘devlet-i ebed müddet’ olması. Taşer, dizgin tanımayan bir tecessüs, cesur bir idrak ve büyük bir gönül, vicdanını kaybeden bir devren vicdanı...” dediği Taşer’i farklı kılan şey neydi diye soracak olursanız, bunun cevabının büyük aksiyon adamlarımızdan Osman Yüksel Serdengeçti’nin ağzından cevap vermek daha doğru olacaktır: “Herkes gibi konuşmazdı. Kimsenin görmediği, bilmediği şeyleri bulur çıkarırdı. Yahut hepimizin bildiği, üzerine kati hüküm verdiğimiz nesneleri, fikirleri, kanaatleri yeniden öyle ele alışı, anlayışı ve anlatışı vardı ki, tutulur kalırdınız. Zamana ve mekana hatta imkana karşı koyan adamdı.” İşte Dündar Ağa’yı farklı kılan şey budur.

 

ANAYASA İLE OYNUYORUZ

Memleketimizde esen Batıcılık fırtınası hala dinmiş değildir ve yakın zamana kadar da dineceğe benzemiyor. Ne Batıyı anlamak için gayret sarf ettik, ne de taklit etmekle bir şey kazandık. Dalından kopan yaprak misali bir ona bir bu yana savrulup gidiyoruz. Batı gibi olmak istedik. İlimde, teknikte, ekonomi de ama taklit etmekten başka bir yol da düşünmedik. Batıdaki farklılığın özünü kavramak için hiç gayret sarf etmedik. Nasıl olsa sonucu belli diye araştırmaya koyulmadık. Bizler Avrupa’da ortaya çıkan sonucu, sebepmiş gibi ele aldık. Taklit ile öze ulaşabileceğimizi zannettik. Halbuki zanlar doğru demek değildir ve onun için hakikat kelimesiyle ifade edilmemelidir. “Türk cemiyeti particilikten, hürriyet şiirleri taklit etmekten evvel de bir cemiyetti. Batıda olana özenme yüzünden bizde bulunanı idrak edemez oluşumuz, 150 yıllık mücadelemizin boşa gitmesinde asıl sebeptir” diyen Dündar Taşer, Türkiye’deki Batılılaşma adına yapılan ve sonucunda kendinden kopuşu getiren yenilik hareketlerini şöyle açıklamaktadır: “Acayipliğine bakın ki, tam yüz seneden beri anayasa meseleleriyle meşgulüz!  Delinin bilmem nesi ile oynadığı gibi, anayasa ile oynuyoruz. Kanun-u Esasileri, Teşkilat-ı Esasiye Kanunları, Anayasaları bunların tadilleri takip edip durmada... Bu bize ne getirdi? Hiç... Hala yanlıştan vazgeçtiğimizi söyleyebilir miyiz?” Evet hâla yanlıştan vazgeçmedik. Avrupa Birliği sürecimiz hızlanınca, hala içi boş kanunlarla uğraşmaktayız.

Taşer, çok uzun yıllardan beri yaptığımız yenilik hareketlerini açıklarken, günümüzde bir çok aydın geçinen zavallılar ile sloganlarla hareket eden yöneticilerimizin hallerini şöyle izah etmektedir. “Avrupalı olacağız”, “Hürriyet istiyoruz”, “yeni anayasa yapalım” diyenlerin hâla yenilik merakını gideremediklerini de hayretle görüyoruz”

Taşer, koskoca devleti batıran bu hastalığı şöyle izah etmektedir: “Abdülhamit iktidarı, bu sloganlarla devriliyor. On sene içinde, Tuna’dan Yemen’e ve Trablusgarp’a kadar uzanan bir devlet yele veriliyor. Hiç olmayacak şeylerin peşinde koşmakla, bizi biz yapan büyüklerimizi yıkmakla vakit geçirdik: “Kıyafetlerimiz ilerlememize manidir” dedik, onu değiştirdik. 72 milleti idare ettiğimiz adil hukukumuz geridir dedik, onu değiştirdik. “Başımızdaki serpuş geriliğimizin sebebidir” dedik onu değiştirdik. “Geriliğimiz, anayasamız olmasındadır” dedik. 100 sene onunla uğraştık; hala da uğraşıyoruz. Şu tabla meşgul olduk. “Yazımız ilerlememize manidir, lisanımız terakkiye sed çekmektedir”  dedik; onları değiştirdik. İlerleme için bu hatları karıştıran dünyada bir millet yoktur ve olmamıştır. Bunları yapan bir milletin ilerlediğini de tarih kaydetmemektedir. Japonlar bugün çok ileri bir seviyeye vardılar. 30 bin hiyoroğliften teşekkül eden alfabelerini “değiştirelim” demediler;“Şintoizm” diye anılan dinlerinin terakkiye mani olduğunu söylemediler.

Taşer şimdilerde bazı yazarların Ulu Hakan Abdülhamit’a kızıl sultan diyerek onu kendince alçaltmaya çalışmaktadır. Hürriyetimizi gaspetti, 30 yıl istibdatla memleketi yönetti diyerek “hürriyet namına” onu yerden yere vurmaya çalışmaktadırlar fakat bunun aslında böyle olmadığını Taşer’in şu mantıklı ve güzel ifadesinden anlıyoruz: “Sultan Abdülhamit, ya meclis, ya devlet şıkkından birini tercih zaruretinde kalmış ve tabiatıyla devleti tercih etmiştir. Jön Türk namıyla anılan, ne idüğü belirsiz ve millî kültürden kopuk aydınlar, hürriyetimizin gasıbı müstebit kızıl sultan diye ona çatmışlardır. Devlet mi mühim, yoksa hürriyet mi? Devlet olmadıktan sonra hürriyeti ve meşrutiyeti ne yapacaksın? Doksan üç felaketinden sonra  “Sultan Abdülhamit gibi bir dış politika üstadının başımızda bulunuşu hakikaten bir talihtir.” Ne yazık ki intelijansiyamız, garip bir cinnete tutulmuştur. Düşmanın kulaklarına fısıldadığı üç beş heceyi, manasını anlamadan tekrarlar durur: “Kanun-ı Esasi, hürriyet” vs. Ferdi hürriyet zaten vardı; siyasi hürriyet ise devleti batırırdı. Sırp’a, Bulgar’a Rum’a özenmenin gereği neydi? Bu cinnet rüzgarına millî telakkiden uzaklaşmış aydınlar ile ekalliyetler kapıldılar. Suyun akışını tâbi olup, sarhoşluğun geçmesini bekledi. Fakat bu sarhoşluk geçmedi”

Bir yandan anayasalar yaparken diğer taraftan da kılık, kıyafet ile ilgili yenilik hareketleri de devam ediyordu. Yenilikler devam ediyor, fakat her dönemde başka bir yenilik öneriliyordu. “Sünnet adına Kadızadeler ile ortaya çıktı. Çakşır haram, kavuk haram, kaftan haram bunlardan soyunursak her iş yoluna girer dediler.Avrupacılar türedi: Pantolon giyer, pelerin taşır, fes vurursak mesele çözülür dediler. Ne Kadızadeler İslam’ı anlamıştı, ne de Avrupacı'lar batıyı. 25 milyon kilometre karelik vatanı birleşik tutmak için taklitten başka tedbir düşünen olmadı. İsyanlar, ihtilaller, sokak kavgaları oldu. Birbirimizi kırdık, sultanları kestik, nihayet kendi ordumuzu top ateşine tuttuk. Mısır gitti, Cezayir gitti, bu yitirme devri 150 yılda bizi Sakarya sahiline getirdi.

Taşer her dönem yeni yeni ıslahat teklifleriyle daha önce geriliğin kaynağı sayılan değişiyordu. Bu ince nokta ancak Taşer gibi hakiki Türk aydınlarının gözünden kaçmazdı: “Sultan 2. Mahmut devrinde gericiliğin temsilcisi yeniçeri, kaynağı da Bektaşi tekkeleri sayılmıştır. Cumhuriyet devrinde ise Nakşi tekkesi aynı sıfatla anılmıştır. Selim III devrinde bu vasıf meşikat, yani medreseye verilmişti. Birbirine zıt teşekküllerin değişik zaman içinde aynı rolü oynamalarının başka bir gerekçesi aranmalıdır. O günün galibi tarafından ilan edilen resmi izahların bize doğruyu buldurması mümkün görünmemektedir.”

 

ORALAR BİZİMDİ…

Bundan bir süre evvel emekli Orgenerallerimizden Çetin Doğan "Mehmetçiğin kanını Galiçya"da, Yemen"de akıttık. Niçin akıttığımızı hâlâ soruyoruz" diyerek Osmanlı devletinin oralara gitmesindeki hakiki manâyı kavrayamamış ve askerlik mesleğine hiçte yakışmayacak bir garabet örneği sergilemişti. Gerçi bu gibi sözler yeni değildir. Rahmetli Taşer, kendisine “Bizim Yemen’de, Mısır’da, Selanik’te, Manastır’da, Sofya’da ne işimiz vardı?” şeklinde yöneltilen soruya şu karşılığı veriyor: “İngiltere’nin Yemen’de ne işi var? Rusya’nın Almanya’da, Çekoslovakya’da, Türkistan’da, Buhara’da, Semerkant’da ne işi var? Amerika’nın Vietnam’da ne işi var? diye sormak herhalde en kestirmesi. Bu devletlerin tebaası, kendi hükümetlerine bu suali sormuyorlar. Soranlar ise, tabii ki “büyük devlet” olmak vasfını kaybeder. Bu sefer de: “Tabii efendim, Selanik, Sofya, Manastır zaten bizim değildi” diyerek tartışmaya yeni bir boyut getirdi. Taşer’in cevabı özellikle de bugünkü AB’cilere verilebilecek güzel bir cevap niteliğindedir.

Avrupa’nın bize nasıl baktığını şu mânidar sözlerle anlayabilirsiniz: “Yahu, buralar, yani Anadolu neden senin oluyor?Burada neden duruyorsan, orada da onun için vardın. Buralar seninse, oralarda o kadar senindi ve hala da senin. Biz Selanik’i İstanbul’dan yüz sene evvel aldık. İstanbul’daki oturuşumuz daha Selanik’teki kalışımıza varmadı. “Anadolu” ismi bile Rumca’dan geliyor, şark memleketi demek. Bu senin telakkin bize ait bir koku taşımıyor, kilise günlüğü kokuyor. Çünkü Avrupa: ‘buralar senin değil, sen bir nomadsın, Orta Asya’dan geldin, yine oraya git’ deyip duruyor. Malazgirt’ten beri yaptığı yüzlerce Haçlı Seferi’yle hep bunu söyledi. Buna, bir de bilir bilmez ve idraksizce, sen iştirak etme birader” dedim.

 

HALK-MÜESESE İKİLİĞİ

Tanzimattan bu yana süren yenilik tutkusu çok ciddi sorunlar getirmiştir. Devleti yöneten idareciler ve aydınlar ile halk arasında bir ikilik peyda olmuştur. Bu ikilik kültür, yaşam, ideal, duygu gibi farklardır.

“Bugün halk ve müessese ikiliği had hale gelmiş durumdadır. Cemiyetin çektiği sıkıntı buradan gelmektedir” diyen Dündar Taşer bu ikiliği şu şekilde izah etmektedir: “Tanzimatta kurulan müesseseler Türk milletinin tarihi köklerine bağlı olmadan, Batı’ya benzemek için teşkil edilmiş olduğundan, milletin menfaatlerine, itikatlarına, inançlarına aykırı bir gelişme takip etti. Bu kurumların mensupları milletin üstünde, ona hizmet için değil onu ıslah için vazifeli kimseler olarak davrandılar. Böylece sabit maaşlı, merkeze bağlı, milletten kopuk bir zümre ortaya çıktı.Bu zıtlaşma Cumhuriyete kadar artarak geldi. Cumhuriyetten sonra halk müessese ayrılığı daha bariz bir şekil aldı. Laiklik fikrinin yanlış tefsiri milletle maaşlılar arasındaki bağları büsbütün kopardı.CHP iktidarı müessese iktidarı şeklinde tecelli etti. Halkın iradesi sorulmadığı için de bir mesele çıkmadı. Ufak tefek kıpırdamalar da gayet sert bir şekilde önlendi.”

 

KAHRAMAN NAZIM (!)

Yakın zamanda tekrar alevlenen “Nazım Hikmet” (Hikmetov) tartışmaları, bazı soruları da beraberinde getirmiştir. Bazı sol görüşlü yazarlar Nazım Hikmet’e Türkiye Cumhuriyeti Devletinin iade-i itibar etmesini istemektedirler. Sicilli solcularımız onun aslında büyük bir vatansever afedersiniz “yurtsever” olduğunu iddia etmektedirler. Kimdir Nazım? Gerçekten vatanperver bir Türk aydını mı yoksa milletini en zor gününde bırakarak kaçıp gitmiş, bir vatan haini midir?

Dündar Taşer, Nazım Hikmet’i şöyle anlatmaktadır: Türk Solcularının kahramanı olan hayranlıkla (tüm) ünün ititfak ettikleri Nazım Hikmet, Milli Mücadele’nin en mühim ve en sıkışık devresinde 1921’de Türkiye’den Rusya’ya kaçmış ve 1927’ye kadar da orada kalmıştır. Bu devre içinde Türkiye’de Sakarya Savaşı, Büyük Taarruz, G.Antep, Adana, Urfa, Maraş muharebeleri ceryan etmiştir. Emperyalist İngiltere-Fransa-İtalya ve onların desteğiyle hareket eden Yunanlılar, Anadolu’nun ortasında, Türk Milletini de 1914’te girdiği savaşın siperlerinde idi. Türk Milleti aç çıplak, silahsız, malzemesiz fakat cephede yaşarken, onun kaderine ilgi duymayıp Moskova’da kara ekmek ve Lenin mısraları yazmakla vakit geçirmemeli idi. Türk Milleti, varolmak ve olmamak savaşını yaparken, cepheden altı gün ayrılanın kurşuna dizildiği bir zamanda altı yıl Türkiye’den kaçan bir insanı vatansever sayan ve bunu kahraman ilan edenlerin kurtuluş savaşına taraftar olduklarını söylemeleri milli idrakle alay etmekten başka bir şey değildir.”

Bizde ortaya atılan her iddia maalesef bir hakikatmiş gibi kabul görüyor. Genellikle aydınlarımızda ve aşağılık duygusuna sahip yarı okumuşlarımızda görülen bu hastalık kişilik bozukluğunun bir belirtisidir. Bu hastalığa yakalanan insanlar sık sık bir şeyleri iddia etmek lüzumunu hissediyor. İşin özüne hiç inme gereği görmüyor. Biricik hakikatler şahsi ihtiraslara kurban ediliyor. Modern, çağdaş, ilerici, Atatürkçü gibi çok sık kullanılan bu kelimeler istismara en açık olanlarıdır. Ülkemizde en çok tartışılan ve bir o kadar da istismar edilen kişilerin başında Gazi Mustafa Kemal Atatürk gelmektedir. Kendi siyasetine alet etmek isteyen politikacı, dine saldıran sahte aydına kadar herkes onu geçim kapısı gibi görmektedir. “Herkes Atatürkçülükten geçinir de, kimse Atatürk’ün yaptıklarının özünü, fikir ve emelini düşünmez. İnkılâplar elden gidiyor diye vaveylayı koparanların çoğu inkılâpları say desen sınıfta kalır. Bunları niye yaptı diye sorarsan sayanlar da sıfır alabilir.” Diyen Dündar Taşer, hiç de haksız sayılmaz. Şurası muhakkak ki; Atatürk güç ve menfaat merkezi olduğu müddetçe de onun istismarı devam edecektir.

Batı karşısında geri kalışımız bizde bazı şahsiyet zaafları meydana getirdi. Batı’nın ağırlığı karşısında aşağılık duygusuna kapılan aydınlarımız meselelere çözüp üretmek yerine ya günlük şahsi meselelerle ya da halka bol bol nasihat vermeyi tercih etmişlerdir. Çaresiz kalan halk, aydınından gerekli yardımı göremeyince şahsi kurtuluşunu başka taraflarda aramaya başlamıştır. Hakiki bir Türk aydını olma vasıflarını üzerinde cem etmiş olan Dündar Taşer, Türk aydınında olması gereken vasıfları şöyle sıralamaktadır. “150 yıldır süregelen ve bazen halka tahakküm bazen dalkavukluk şeklinde ortada görülen “kompleks aydın” sınıfı yerine: örf ve âdet, an’anemizi, binlerce yılın süzülmüş hükümlerini ifade eden deyim ve hikmetlerini halktan öğrenen: tutum ve davranışlarını buna göre düzenleyen, milletle aydın arasındaki kopukluğa son verecek hakiki aydınlara ihtiyaç vardır” Sol aydın için de durum bundan farksızdır. Taşer bir yazısında Türkiye’deki meşhur solcularımızın hayatını birkaç cümle ile tamamen özetliyor:

Yazarsanız solcu olmak lazım!

Viskinizi içer, Amerikan sigarasının dumanını üflersiniz. Oğlunuz Hıgt School’de kızınız Robert College’de okur, spor arabanız kapıda bekler, en ucuzundan sömürü edebiyatı yapar, 6. filo erlerinin ziyareti oldu mu iffet damarlarınız kabarır, ‘karılarımız, kızlarımız elden gitti’ diye fetvayı basarsınız. Ananızın iffetinden mesuliyet taşımadığınızı herkes bilir ama yüzünüze vuramaz. Birisi çıkıp da ‘İstanbul limanına bugün her milletten yüzlerce gemi gelir, onlara hiç ağız açmazsınız, yoksa şilep tayfasına ırz helal midir?’ demez.”

Yine bizdeki kompleksli aydın geçmişi eleştirebilmenin salahiyetini diplomasında yani kendinde görmektedir. Çoğu kere tarih ile alakası bulunmayan bu aydın zümre için Osmanlı Devleti başta olmak üzere neredeyse bütün tarihimiz kara bir lekeden ibarettir. Tarih bir insan gibi karşısında durup, eleştirilere cevap veremediği için onu kolayca suçlaya bilmektedir. Kimi zaman Osmanlı’nın kötülüklerini (!) anlatmaya çalışarak Osmanlı’nın devamı olan Türkiye’nin modernliğinden, ileriliğinden bahis açmaktadır. Ama onun şartlanmış kafası ilmi verileri karşılaştırma yoluna gitmez. Aslında böyle bir karşılaştırmaya lüzum da yoktur. Osmanlı ne kadar bizim ise Türkiye’de o kadar bizim. Kafasındaki ölçüleri yitirerek şartlanma ile hareket eden bu zümre milli, dini, ahlaki ve insanı ölçüleri kaybetmiştir. Rahmetli Taşer, Türk aydının bu durumu çok güzel bir şekilde izah etmektedir: Ne yapalım ki, Türk aydının çok yanlış ve köklü zaaflarından biri de, bazı mefhumlarda çok sihirkâr bir kudret tasavvur etmesidir. Tabii bu, aydının kendine yabancılaşmasından doğmaktadır. Çünkü, kendine yabancılaşma milli ölçüyü kaybetme demektir. Milli ölçüyü kaybeden kimse ise, dış ve iç politika hadiselerini, kendi milletinin menfaatlarına uygun mütaaden mahrum olan adam demektir” Maalesef bu yarı aydınımızda “benlik” zaafının hadsafaya ulaştığını üzülerek müşahede ediyoruz. Taşer bu durumu şöyle izah ediyor: “Bir laftır tutturmuşuz; bizde evvelkiler bir şey yapmadı ki ‘Ben’ yaptım, ben yapıyorum, ben yapacağım; ben, ben. Acaba ben kaçıncı “ben” diyeyim? Süleymaniye’nin mimarı yaptığı abideye adını yazmamıştı. Usta ve ağa sıfatlarıyla yetinen bu ulu dehaların tevazuuna karşı, kibrit kutularını üst üste dizen ‘Ord.Prof.Dr. Y.M. Muh falanca”ların kibirli küçüklüğüne nasıl düştük?”

 

 

TÜRK GENE CİHANGİR OLACAKTIR

Vaktiyle, Aziz Nesin diye bir adam ‘Türk milletinin yüzde 90’ı aptaldır” diye bir laf etmişti. Nesin gibi düşünen ve idrakten nasibini alamamış vicdansız kişiler hem bu toprakların ekmeği yerken hem de bu toprakların sahiplerine aptal demesinin başka bir izahı var mıdır?

“Büyük milletler, ufku ve idealleri geniş milletlerdir. Bizim milletimiz, halen bu büyük vasıfları taşımaktadır. Onun beline büken, kendi münevverinin ondan uzaklaşmış ve ona zıt düşman olmasıdır” diyen Taşer, “Bana göre Türk’ün cezri Sakarya’da bitmiştir. Yeni bir med devrine girme çabasındayız. Bu med olacak ve Türk Milleti eski azametine kavuşacaktır. Bunun sancıları ve ızdırapları içindeyiz.” Diyerek… Türk milleti yeniden mazinde olduğu gibi büyük devletler safındaki yerini alacaktır. Bu nasıl mı olacak? “Biz bu cihan devletinin kalıntısı üstünde cihan hakimlerinin evladan olarak oturuyoruz” iyen Taşer bunun cevabını şu şekilde vermektedir: “Şekil kavgaları ile, "go home" çığlıkları ile, grevlerle, öldürülecek vaktimiz yoktur. Sokaktan mektebe, kahveden fabrikaya koşmalıyız. Sanayiimizi kurmalı, büyük milletin imkanlarını, büyük geleceği kurmak için seferber etmeliyiz.” Önce tabi inanmak lazımdır. İnanç olamayan bir hareketin başarıya ulaşması mümkün değildir!

Nasıl mı inanacağız? Taşer’in şahit olduğu Gaziantep’in İnkılâp Köyünde’ki ‘Salah Ağa isimli köylümüz gibi inanacağız: “Türk, gene cihangir olacaktır. Bundan şüphe eden kafir olur. Çünkü, Allah bu milleti dünyaya nizam vermek için yarattı”  

Ülkemizde son zamanlarda Avrupa Birliği adına yapılan milli ve dini yapımızı zedeleyici durumlarla karşılaşmaktayız. Fakat Türk aydını, Türk politikacıları ve Türk milleti anlamalıdır ki, Taşer’in dediği gibi “Türk Milleti ve Türk vatanı için yararlı iş yaptığımıza kani olmak bize yetmelidir. Şu veya bu Avrupalı’nın takdiri de, tenkidi de bizi ilgilendirmez.” Bizde Avrupalı olması isteği bir temininden ziyade ihtirasa dönüşmüştür. Biz öncelikle Avrupalı mı olmak istiyoruz yoksa Avrupa gibi ilimde, teknik ilerlemek mi? Mesele burada düğümleniyor. Romanya, Bulgaristan, Macaristan’da Avrupalıdır ama ilimde, teknikte bir Almanya veya Fransa değildir. Biz Avrupa gibi olacağız diye yarı aydınlarımız ve siyasetçilerimiz neredeyse eskiye düşman kesilmiş, adeta eskiye ait ne varsa savaş açmışlardır. Ama unuttukları bir nokta var bizler de eskiyiz.

Dündar Taşer, eskiye olan düşmanlığı ve yeniliğe tapınma iştiyakını şöyle tahlil etmektedir: “…Yetişen nesiller bir evvelkini inkar etmek telkini ile eğitildi; o hale gelindi ki, iyi tabirinin yerini ‘yeni’ kelimesi aldı. İdarede yenilik, sanatta yenilik, kıyafette yenilik velhasıl her yeni iyi sanıldı. Halbuki eski Dolmabahçe yeni gecekondudan elbette iyidir. Bu eğitim, bu telkin, bu taklit hâlâ sürüp gitmektedir. Yenilik merakı olan kimi gençlerimiz saçı ensesine dökülmüş, favorisi çenesine sarkmış, kir pis içinde ‘Hippiy’ mukallidi, kimi Stalinvari bıyıkları alt dudağını örtmüş, gözleri fersiz, sırtı kambur, başka beyinlerin düşündüğünü ağzında gevelemektedir.” Başka bir yazısında ise şöyle söylüyor: “Biz de bu yeni bir şey lafı, münevverin diline vird ettikleri değersiz bir tabir. ‘Yeni yeni’ diye bir sürü değersiz, kıymetsiz, aslı astarı olmayan şeylere sarılıp duruyoruz. ‘Yeni’ demek iyi demek değil; ‘yeni’ hakikat demek değil; ‘yeni’ ihtiyaç demek değil. Biz bu dipsiz ‘yeni’ tabirine böyle şaşkın bir tehalükle sarıldıkça, başımıza felaketler gelmesi mukadder. Bu felaketler de ‘yeni’ olur, fakat herhalde ‘iyi’ olmazlar...”

Devletinin bekası, milletinin refahı için şahsi hayatından vazgeçerek ömrünü bu yola adamış Türkmen Ağası Dündar Taşer’in millet hakkında söylemesi gerekenler vardır. Kimilerinin zannettiği gibi millet bir ırk demek değil. Milliyetçilikte modası eskimiş bir fantezi de değildir. Dündar Ağa milleti şöyle tarif ediyor: “Millet yapma bir varlık değildir. Ne kahramanlar, ne alimler, ne sanatkarlar bir millet imal edemezler. Millet, binlerce sene içinde kanın, imanın, duyguların birleşmesi ile yoğrulmuş; müşterek kıymet hükümleri halinde billurlaşmış, müşterek davranışlar halinde billurlaşmış, müşterek davranışlar halinde görünmekte olan, haz ve elemi beraber tadan, birbirinden haberi yokken de birbiri gibi olan varlıktır. Atilla’nın misafirlerine altın kapta içinde yemek ikram ederken, tahta çanaktan tek türlü yemeği yemesi ne ise, Yavuz Sultan Selim’in yemek usulü de aynıdır. Atilla’nın Bizans hükümdarına gönderdiği mektubun edası, üslubu, hitap tarzı ne ise, Kanuni’nin François’ya gönderdiği mektubundaki de öyledir. İşte millet, bu ayniyet ve devamlılıktır.”      

 



* Hatip, o sıra da masa üzerinde duran sigara tablasını kaldırarak, dinleyicilere gösteriyor.

Son Güncelleme ( Pazar, 13 Haziran 2010 22:00 )
 
Şuanda 8 konuk çevrimiçi
tasarim